ATASAV’IN ÇEVRE SORUMLULUĞU


Türkiye’de uygulanan neo-liberal politikalar sonucunda doğal yaşam alanlarımız, hızla bir sömürü çarkının içine sokulmaya çalışılıyor. Dünya Bankası, ülkelerin ekonomik yapılarını incelerken “doğa sermayesi” adı altında yeni bir kavram geliştirdi. Teorize edilmesi bakımından yeni sayılabilecek bu bakış açısı, dış borç yükü altındaki Türkiye gibi ülkelere dayatılınca, doğal alanlarımız, tarım alanlarımız ve su havzalarımız hızlı bir talan sürecine sürüklendi.

Öte yandan, gelişmiş kapitalist devletlerin doğayı ve yaşam alanlarını kirleten teknolojileri, yine bizim gibi geri bıraktırılmış ülkelere kaydırmaları, özellikle enerji alanındaki yatırımların hızla artmasına yol açtı. Art arda çıkarılan ve çıkarılmaya çalışılan birçok yasa, bu talanın gerçekleşebilmesi için alt yapı oluşturmasına hizmet etti. Yenilenebilir enerji Kaynakları (YEK) yasası,  2B orman yasası, tohum yasası, kıyı yasası, mera yasası, biyolojik çeşitliliği ve tabiatı koruma yasası ile torba yasa, aynı kapsamdaki gelişmeler paralel olarak uygulamaya kondu. Şu an ülkemizde 50’yi aşkın termik santral lisanslarının dağıtılmış olması, 2000’i aşkın HES projesi, katı atık yakma ve enerji üretme tesisleri, çimento fabrikaları, tersane adı altında hayat geçirilmeye çalışılan gemi söküm tesisleri ile nükleer santral yatırımları, doğal alanlarımızın sömürüye açılmasının en büyük göstergelerini oldu.

Katı atık yakma ve enerji üretim tesisleri ise, bir diğer gelişme olarak dikkat çekiyor. AB ülkelerinde ciddi tepkiler nedeniyle kapatılma tehdidi içindeki bu tesisler Türkiye’de, tüm iller bazında tek teşvik alan yatırımlar olarak ön plana çıktı. Atıkların bertarafı kapsamında değerlendirilen bu tesislerin  her türlü (tıbbi, kimyasal, nükleer vb.) atığı yakarak enerji üretmesi, en büyük özelliği olarak gösterildi. Yakıt maliyeti hiç olmayan, hatta yakıt için toplanan atıkları ücret alarak yakan ve bu yolla bedava enerji üreten bu tesisler, çok ciddi çevresel sorunlara yol açarken, bacadan çıkan gazları ve toprağa karışan atıklarının da, çok yüksek oranda kanserojen maddeler içerdiği tıbben ortaya kondu.

Maden arama ve üretim sahaları da, ülkemiz topraklarının yarısını aşkın alanda, özellikle koruma alanlarımızda bulunması nedeniyle, yukarıda sözünü ettiğimiz yasaların asıl hedeflerinden birini oluşturdu. Özellikle altın madenciliği yatırımlarına karşı ülkemizin değişik yerlerinde yoğun tepkilere yol açan bir süreç ise, hala yaşanıyor. Altın madenciliğinin dikkat çeken bir yanı, Avustralya’nın yanı sıra, yoğun olarak Kanada firmalarının bu işte yer almasıyla tepkilere neden oluyor.  Kanada’da ve gelişmiş diğer kapitalist ülkelerde siyanürle altın ayrıştırılmasının yasaklanması, ülkemizde ise serbest olması, yabancı altın arayıcılarının Türkiye’ye ilgisini daha çok arttırdı.

Tarihi SİT alanlarında yapılmak istenen barajlar sorunu, çevre talanında sınır tanınmadığının bir başka göstergesini oluşturdu. Allianoi ve Hasankeyf gibi ileriye taşınması gereken tarihi kültürel değerlerimizin, mahkeme kararlarına karşın baraj suları altında bırakılacak olması, son zamanlarda giderek artan Hidrolik Enerji santrallerin ilişkin proje yapılanmaları ise, gündemdeki sıcaklığını koruyor. HES projelerinin tamamının enerji üretmek adına yapıldığı ifade edilse de, su kullanım hakları bu şirketlere 49 yıllığına peşkeş çekilerek, birinci kalitede içme suyu olan bu kaynaklar, altın tepside sermayeye sunuluyor

İstanbul Metropolitan Planları ( İMP) nedeniyle, İstanbul’da kurulu bulunan sanayinin Marmara bölgesinin değişik yörelerine, özellikle Trakya’ya yayılmak istenmesi , ayrı bir rant projesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu sürece en iyi örnek, Edirne Belediyesi’nin gerçekleştirdiği 1/25.000’lik planlarda gözümüze çarpıyor. 1/100.000’lik İMP dayatmasını, oluşan rant alanları nedeniyle kabul eden Edirne belediyesi örneğinde, siyasilerin rant için nasıl uzlaştıkları açıkça ortaya çıktı. Kırklareli ve Tekirdağ Belediyelerinin de, bu planlara uygun 1/25.000’lik planlar üzerinde çalıştıkları öğrenildi. Trakya’nın su havzalarından da, devasa büyüklükteki boru hatlarıyla İstanbul’a su taşınarak, Trakya’nın tarım ve su kaynaklarının hızla talan edilmesi, bir başka acı gerçek olarak değerlendiriliyor.

Hükümet’in Çevresel Etki Değerlendirme Yönetmeliği (ÇED) ile İstanbul 3. Boğaz Köprüsü, Gebze-Orhangazi-İzmir Otoyolu, Akkuyu Nükleer Santrali gibi, çevresel etkileri son derece büyük olacak önemli projeleri ÇED’den muaf tutma girişimi, şimdilik yargıya takıldı. Danıştay İdari Davalar Genel Kurulu’nun, yönetmeliğin iptali ile ilgili açılan davada, geçici 3. Madde’nin yürütmesini durdurması, yukarıda sayılan projeler için ÇED sürecinin yapılmasını zorunlu hale getirdi. Bu ve benzeri çevresel konularda mahkemelerden çıkan hukuki bazı kazanımlara karşı hükümet, “hukukun arkadan dolanılması” olarak tanımlanan yol ve yöntemler izleyerek, sermayenin önündeki bütün pürüzleri temizleme çabası içinde oldu. 


ETKİNLİK TAKVİMİ

<<

June 2017

>>
P S Ç P C Ct Pz
2930311234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293012
3456789



Web Tasarım | Creamind